GÜNAYDIN!
Bekir COŞKUN
bcoskun@hurriyet.com.tr
Jeton düştü...
FARKINDA mısınız; kimileri yeni uyandılar.
Jeton düştü.
Türkiye’yi tepeden tırnağa sarıp sarmalayan dincilerin gerçek yüzünü şimdi gördüler.
Tayyip Erdoğan’ın hiç de değişmediğini, AKP’nin laikliği silip süpürmekte olduğunu, Abdullah Gül’ün aslında bizim cumhurbaşkanımız olmadığını...
AB’den giderek uzaklaşıldığını...
Anadolu’nun Arabistan’a döndüğünü...
Geri vitesle ileri gidilemeyeceğini ve bu güzel ülkeye yazık olduğunu yeni gördüler.
Tam altı yıl sonra.
*
Altı yıldır...
Altı yıldır AKP’nin eteğine yapışmak için yarıştılar.
Başbakan’ın uçağıdır, Cumhurbaşkanı’nın sofrasıdır, iktidarın kucağıdır, yer kapmak için koştular.
Methiyeler yazıldı köşelerde.
Manşetlerde gerçeklerin üzerini örtüp, aslı olmayan umutlar dağıttılar insanlara.
Televizyonlarda yayın yönetmenleri olsun, program yapanlar olsun, çıkıp konuşanlar olsun, yağcılığın en utanç verici örneklerini sundular.
*
Ya bizler?
Bizleri görünce yüzlerini çevirdiler, sözlerimiz-yazılarımız kayda değmezdi, itibarsızdık...
Bizler bir yandan "etmeyin-eylemeyin" derken, öte yandan itildiğimiz köşelerde kan kustuk.
Canımız yandı.
Onlara hiçbir gericiliğin toplumlara yarar getirmeyeceğini, çağdışılığın er geç bir yıkıma dönüşeceğini anlatmak istedik, anlatamadık.
Azarlandık, suçlandık...
*
Şimdi?
Şimdi her şey daha net.
Başbakan, Almanya’da "Kararlı adımlar atıyoruz, hedefe er ya da geç ulaşacağız" derken, dünya medyası "Türkiye’de laik sistemin çöktüğünü" duyuruyor insanlığa.
İşte; en büyük vebal, altı yıldır bunu görmeyenlerin boynundadır.
Sorma zamanıdır onlara:
Şimdi ne yapacaksınız?..
MARTI
MARTI
Havalar soğuk,sıcak bir köşede oturma şansınız varsa,yapacak başka bir şey bulamadıysanız,son günlerde biraz da içiniz sıkıldıysa benim gibi,belki kütüphanenizde var olan,ama uzun zamandır okumadığınız bir kitap varsa o ada "MARTI" ysa,tam zamanıdır derim,okumanın.
Ola ki evinizde yoktur,o zaman hiç üşenmeyin,uzun zamandır takmak isteyip de,arabayla gidip geliyorum sıcak olur diye takmadığınız güzel berenizi takın başınıza,kaşkolünüzü de sarın boynunuza,çıkın sokağa.En yakındaki kitapçı demiyorum,çıkınca göreceksiniz,biraz uzaktaki kitapçıya da gidebilirsiniz zevkle.
Kendinize bir iyilik yapın bu gün,"MARTI" yı alın,dönüşte bir de simit alın,ben en kolay ve basit olanı söylüyorum,yiyecek konusunu abartabilirsiniz de,ama ne olur bir de çiçek alın kendinize,öyle "sevgililer günü gelse de sevdiceğim bana bir demet çiçek alsa" diye beklemeyin,bu gün de siz sizin sevgilisi olun ve ödüllendirin kendinizi,nergisin tam mevsimi,ya da küçük bir saksı çiçeği de olabilir.
Dönüşte,kaşkolünüzün püsküllerini savura savura,gülümseyerek,sekerek döneceksiniz evinize.Ben falcı falan değilim ama böyle olacaığını deneyimlerimden biliyorum.
Eve döner dönmez kendinize sıcak bir içecek,güzel bir müzik hazırlayıp,evinizin en sevdiğiniz köşesine kurulup Martı'yı okumaya başlayınca,simit yemeye bile vakit bulamayacaksınız emim olun.
MARTI,benim "silah zoruyla okutulması gereken kitaplar" listemin ilk beşinde yer alır.Benim şiddet ve silah içeren tek düşüncem de budur zaten.
Yok yok,öyle silah zoruyla okutulacak kadar kötü bir kitap değil,aksine,pek çok kişi severek okumuştur eminim,benim sözüm okumayan,okumak istemeyenlere...
Yani şunu demek istiyorum; içiniz sıkılmış,yaşama sevincinizi yitirmiş,hedeflerinizden şaşmış,ya da yorulmuş olabilirsiniz,haklısınız.
Ama toparlanmamız lazım biliyorsunuz,titreyip kendimize gelmemiz gerek,moral ve güç depolamalıyız.
Onun için Martı'yı okuyun,en kısa zamanda,ilk fırsatta!
MARTI: Richard Bach; Çeviren: Kader Ay Demireğen; Fotoğraflar:: Russell Munson
Epsilon Yayınları;
İstanbul, 1994, 13.5 x 19.5 cm, 92 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9753310080
GÜNCEL VE ÖNEMLİ BİR YAZI
Hasan PULUR Olaylar ve insanlar
Kibrit çöpleri tek tek kırılır
BU iş daha çok uzar gider, eski kadınların dediği gibi, bu pilav daha çokkkkk su kaldırır.
Hangi iş?
Şimdi başörtüsü demeye kalktılar ama, türban...
Zaten hep ağız değiştiriyorlar, önce ''takiyye'' yapıp inanç diyorlardı, ''Siyasi İslamın simgesi!'' diye diretilince Başbakan ''Yeter be!'' dercesine, kendisine yakışan bir üslupla ''Velev ki siyasi simge olsun, ne çıkar!'' deyip kestirip attı.
* * *
ÖNCE bir nezaketsizlik, insanı ürperten bir anlatım...
''Çene altından bağlanmalı!''
İçinizde Türkçe bilen yok mu? ''Başörtüsünü çene altından bağlamak'' size başka bir deyimi hatırlatmadı mı? Çene hangi durumda bağlanır? Hiç düşünmediniz mi?
Hem nasıl bağlanacak, bu tarifle olur mu? Çizmek lazım. Kim çizecek? Bir kere yazdık ama dikkatinizi çekmemiş olabilir, ''muhafazakâr eşcinsel'' Cemil İpekçi, bu işlerin ustası değil mi? Anlatırsınız ona, âlâsını çizer, yakışır da...
Buna rağmen yine anlatamazsanız, Hülya Avşar'ın oynadığı, Sinan Çetin'in çekeceği bir film bayağı irşat edici olur...
* * *
HEPSİ akıllı, onlardan başka herkes aptal!
Başörtüsü yasağı üniversitelerde kaldırılıyormuş...
Allah'ınızı severseniz, siz buna inanıyor musunuz?
Kız hukuk fakültesini bitirmiş, hâkim veya savcı olacak, başını açıp öyle mi makama kurulacak?
Yapmayın, etmeyin, kimi kandırıyorsunuz?
Hâkim, doktor, hemşire, maliyeci, kaymakam, hariciyeci bunlar üniversitede başörtülü okuyacaklar, sonra işbaşı yapınca başlarını açacaklar!!!!
Olur, olur, adama ''Cambaza bak cambaza!'' derler.
Üniversitede serbest de lise son sınıfta niye yasak? İnin aşağı ilkokula kadar.
Konya Milletvekili Hüsnü Tuna doğruyu söyledi, diye aba altından sona gösteriyorlar, yooo adam gerçeği söyledi, takiyye yapmadı, herkes örtünecek demeye getirdi.
* * *
DİYECEKSİNİZ Kİ, eleştiri kolay, çözüm söyle!
Konyalının dediği gibi, ''Goley, goley, çözüm goley!''
Hem de iki tane...
Birrrr, başörtüsü tümüyle serbesttir, her yerde her işte başörtüsü takılabilir.
İkiiii, ''takılabilir'', biraz yumuşak, isteyen takar, istemeyen takmaz anlamı çıkar, mahalle baskısıyla, çevre baskısıyla, başörtüsüz kimse kalmaz ama, yine tedbirli olmak gerek, bir maddelik bir kanun, ''Tüm kadınların ve kızların başlarını örtmeleri zorunludur.''
İşte oldu bitti!
İçinizde ''Yok devenin başı!'' diyenleriniz olduğunu sanıyoruz, niye?
Laikler mi karşı çıkacak?
Onları çoğunun ağzında bir sakız, çiğneyip duruyorlar:
''Deniz Baykal gitsin de...''
Laik cumhuriyet elden gidiyor, onların aklı fikri Deniz Baykal da!
* * *
SİYASET sözlüğünde her döneme bir sıfat takılır, bu döneme en uygun olanı da bize göre ''kibrit'' dönemidir.
Bir kutu kibriti masanın üzerine dökün, sonra döktüğünüz kibritleri sağ ve sol elinizin baş ve işaret parmaklarıyla toptan kırmaya çalışın, kıramazsanız! Ama kibrit çöplerini tek tek kırabilirsiniz, biraz sabır ister.
''Karşı devrimciler''in yaptığı da bu...
Laik cumhuriyetin bütün değerlerini kibrit çöpü kırar gibi tek tek kırıyorlar.
Ya karşı olanlar?
Olanları karşıdan seyrediyorlar...
Nâzım Hikmet'in ''Kabahat senin / demeye de dilim varmıyor ama / kabahatin çoğu senin, canım kardeşim'' dedikleri...
SESİNİ KAYBEDEN ÜLKE/ CAN DÜNDAR

Sesini kaybeden ülke
"Ey Anadolu! Seni çok seven bir evladın geldi geçti bu dünyadan! Haberin oldu mu?" diye soruyor Kemal Yalçın; Enver Karagöz'ün ardından yazdığı yazıda...
Haberiniz oldu mu gerçekten?
Dün Almanya'da toprağa verildi "Enver Hoca"...
Tanır mıydınız?
* * *
Bu köşede bir kez söz etmiştim ondan...
İki yıl önce... 12 Eylül'ü anımsarken...
Artvinliydi. Artvin'de öğretmendi. 68'liydi. TÖB-DER'liydi. Devrimciydi.
Edebiyat sevdalısıydı. Mitinglerde Nâzım'dan şiirler okurdu. Gür sesliydi.
12 Eylül'de eşiyle birlikte gözaltına alınmış, Erzurum'a götürülüp işkenceden geçirilmişti.
Konuşmadı orada...
Arkadaşlarının isimlerini istedikçe işkencecileri, kıstı meydanlarda çınlayan gür sesini...
Sustu.
Ve suskunluğunun bedelini ebediyen suskunluğa mahkûm edilerek ödedi.
Ağır bir işkencenin ardından, baygın halde yatarken dudaklarını araladılar ve mısra mısra gürleyen boğazından aşağı kaynar su döktüler.
"Hadi bir daha oku da görelim, o komünistin şiirlerini" dediler.
Okuyamazdı artık...
Yanmıştı ses telleri...
Sesini yitirmişti.
* * *
Gırtlak kanseri oldu Enver Hoca...
Hapisten çıkınca Almanya'ya iltica etti.
Tedavi oldu, kanseri yendi.
Ancak sesine kavuşamadı bir daha...
Eşinin, çocuklarının, dostlarının desteğiyle yazarak sürdürdü sessiz haykırışını...
Yurt özlemiyle, sürgün yazıları, şiirleri yazdı.
Sonra gün geldi, uzun hukuki mücadelelerin ardından, 18 yıl sonra döndü ülkesine...
2004 yılıydı.
12 Eylül'ün üstünden neredeyse çeyrek asır geçmişti. Memleket çok değişmişti.
Kemal Uzun'a anlattı dönüş hikâyesini...
İstanbul'a inmiş uçağı...Pasaport kontrolündeki polis "Bizimle geleceksiniz" demiş. Terörle Mücadele Şubesi'ne götürülmüş. Elini, gözünü bağlamışlar.
Sonra biri gelmiş. "Açın gözünü" demiş.
Açmışlar.
"Tanıdın mı beni?" diye sormuş.
Tanımış.
Erzurum'da boğazına kaynar su döken adammış.
Geçen çeyrek asra rağmen 12 Eylül'ün bitmediğini orada anlamış.
* * *
Salıverildikten sonra Artvin'e, Şavşat'a gitmiş, memleketiyle hasret gidermiş Enver Hoca...
En son, 2 ay önce Hrant Dink'in öldürülmesini protesto için düzenlenen mitingde dostlarıyla berabermiş.
70 model yeşil parkası içinde "Hepimiz Hrant'ız" diye haykırmış sessizce...
Ve 59 yaşında hayata veda etmiş, birkaç gün önce...
Dün Köln'de cenazesi vardı.
Ailesi, dostları, yoldaşları yanındaydı.
Cenazede 12 Eylül mültecilerinin kulaklarında, Kemal Yalçın'ın "Boşuna Değil" şiirinden dizeler çınladı:
"Boşa gitmedi yürünen yol,
işlenen nakış,
ekilen tohum.
Boşa gitmedi
ölümden genç bir gülücükle gizlenerek
sokaklara yazdığımız nehir şarkıları.
çekilen acı,
dökülen ter
ve zeytin dallarına asılı kalan şafak
boşa gitmedi!"
can.dundar@e-kolay.net
CESARETİN BİTTİĞİ YERDE ESARET BAŞLAR!
Bir Hint masalina gore, kedi korkusundan devamli endise içinde yasayan bir
fare vardir.
Büyücünün biri fareye acir ve onu bir kediye dönüstürür.
Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacagi yerde bu kez de köpekten
korkmaya baslar.
Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüstürür.
Kaplan olan fare, sevinecegi yerde avcidan korkmaya baslar.
Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsin farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu
eski haline döndürür.
Ve der ki,
"Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüregi var. O
yüzden ben sana yardim edemem."
Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda söyle diyor :
"insanlarin çogu kaybetmekten korktugu için sevmekten korkuyor..
Düsünmekten korkuyor, sorumluluk getirecegi için.
Konusmaktan korkuyor, elestirilmekten korkttugu için.
Yaslanmaktan korkuyor, gençligin kiymetini bilmedigi için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir sey vermedigi için.
Ve ölmekten korkuyor, aslinda yasamayi bilmedigi için."
KAYNAK:Bilinmiyor
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı